Author: Mine
•27.1.08


Bu sabah radyoda çalan bu şarkı, beni son NY gezime götürdü. Her gün şehre inmek için bindiğim trende, Ipodumda çalan Norah Jones'u dinler, ya birşeyler okur ya da manzara seyrederdim.
Sorumsuz, sorunsuz keyifli bir geziydi benim için. Ama en önemlisi dostların sıcaklığı... Onlar orada olmasaydı tekrar gider miydim ve de yine gitmeyi düşünür müydüm? Cevabım: sorularımda:)


Get this widget | Track details | eSnips Social DNA
Author: Mine
•20.1.08
Çocukluğumun geçtiği o mahallede
Başı boyalı ahşap eski bir evde otururlardı

Sakız hanımla mahur bey
Bembeyaz tenli bembeyaz saçlıydı sakız hanım
Zaten onun için sakız hanım derdik kendisine
Pamuk gibi elleriyle kemençe calardı
Eşi mahur bey önce biraz nazlanır
Sonra oda kanunuyla eşlik ederdi sakız hanıma
Beraber meşk ederlerdi


Yaz akşamlarında
Açılırdı perdeler
Yorgun ellerinden
Dökülürdü nağmeler


İki yıl kadar oluyor
Önce kanun sustu eski evde
Birkaç ay sora da kemençe
Ve başı boyalı ahşap evin perdeleri
Bir daha açılmamak üzere kapandı


Evin satılacağı söylendi bir başka gence
Gittim içeri girdiğimde eski bir koltuğun üzerinde
Boynu bükük bir kanun
Ve kanunun göğsüne yaslanmış mahsun kemençeyi gördüm
Bizi rahatsız etmeyin der gibiydiler
Kıyamadım uzaklaştım


Mahur bey susunca kapandı perdeler
Sakız hanımla bitti o hüzünlü nağmeler

Barış Manço


Aynı bu şarkıdaki gibi… Mahur Beyimiz sustu bir buçuk yıl önce, iki gün önce de Sakız Hanımımız…
59 yıl evli kalmışlardı, dile kolay bir ömür…
Mahur Beyimiz Denizli’den Ankara’ya gelmiş, bir iş bulmuş çalışıyormuş. Sakız Hanımımız Kastamonu’dan amcasının yanına gönderilmiş. Derken birileri vesile olmuş evlenmişler. Tek göz odalı evlerinde doğru dürüst eşyaları bile yokmuş. Tek çatalları varmış.Yemek yerken biri bırakınca diğeri kullanırmış. Halbuki Sakız Hanım’ın amcasının durumu iyiymiş ama ‘Yengem vermedi, onca tabağı çatalı varken ‘ diye de serzenişte bulunurdu Sakız Hanımımız.
Sakız Hanım ömrü boyunca tutumlu bir hanımdı. Gençliğinde kocasından habersiz elişleri yapmış. Onları satıp para biriktirmiş.
Zaman geçmiş. Maddi durumları düzelmiş. Beş çocukları olmuş. Hepsini iş güç sahibi yapmışlar.Evlendirmişler. Torun sahibi, torunun çocuğu sahibi olmuşlar.
Evliliklerinin 50. yılında bütün çocukları bir araya gelip, onlara sürpriz bir yemek düzenlemişler. Mahur Bey o kadar mutlu olmuş ki… Çocuklarına ‘Evlenirken bile bu kadar mutlu olmamıştım’ demiş.
Mahur Bey çok çalışkan bir insandı. Hesaba kafası çok çalışırdı. 8o yaşını geçtiği halde, kendisinin eşinin dostunun vergi iade zarflarını doldururdu. Dikmen’den Keçiören’e, Aydınlıkevler’den Sıhhiye’ye yürürdü.
Zaman geçti, bir unutkanlık hasıl oldu. Geriatri bölümünde muayene oldu. Bazı ilaçlar başlandı ama ilaç kullanmayı çoğu zaman reddetti. Bir keresinde, sokakta boş boş bakınırken komşunun oğlu görmüş ve evine kadar getirmişti.
Karısı Sakız Hanım’ çok severdi. Sakız Hanım evde dominanttı ve Mahur Bey onu hiç kırmazdı.
Sakız Hanım, apartmanın giriş katında oturduklarından pencereden, geleni gideni hep görürdü. Yabancı birini gördüğünde de sorgu suale çekerdi. Çocuklara gürültü yaptıklarında kızar ama bir süre sonra da gönüllerini alırdı. Doktora gitmeyi hiç sevmediğinden şikayeti olduğunda hep saklardı. Bir gün çok hastalandı. Zorlayaraktan hastaneye götürüldü. Üremisi vardı, böbrekleri iflas etmişti. Dialize bağlanması gerekiyordu. Sakız Hanım’ın hastalığı Mahur Bey’i o kadar üzdü ki…Sakız Hanım eve dönene kadar pencerenin önünden ayrılmadı. İlaçlarını almayı ve yemek yemeyi reddetti. Belki de Sakız Hanım’dan önce gitmek istedi bu dünyadan…Nitekim çok kısa bir zaman sonra da kaybettik.
Sakız Hanım, yalnız yaşamaya başladı. Haftanın üç günü dializine giderdi. Evinde kimseyi istemediği gibi hiçbir çocuğuna da gitmedi.
Kendisini 1989’dan beri tanırdık ve 1993’den beri alt kat komşumuzdu. Hemen hemen her gün birkaç dakikalığına bile olsa uğrardı veya annemim uğramasını isterdi. Anneme ‘büyük kızım ‘derdi. Bizim anahtarımız onda, onun anahtarı bizde bulunurdu. Pencereden geldiğimizi görünce seslenirdi ‘anahtarınız var mı yavrum’ diye… İki gün önce de annem onun yanına uğramış. Pek iyi değilim demiş ve bir anda kendini kaybetmiş. Annem, komşulara çağırmış. 112 Hızır Acil aranılıp oğluna haber verilmiş. Kalp krizi geçirdiği anlaşılmış ve hastaneye kaldırılmış. Yoğun bakımda yattığı 2. gün, tekrar kriz geçirip, bu hayata veda etmiş…

Ben hala inanamıyorum. Annemlere her gidişimde görürdüm ve yine görecekmişim gibi geliyor. Yine pencereyi açacak ve ‘Hoş geldin Mine’ diyecekmiş gibi…
Ölümle yeniden yüzleşmek, yakınlarını kaybetme kaygısı gibi bir çok şeyde geçiyor aklımdan…
Bütün bunlara alışacağım elbet…Nelere alışmadık ki...


Get this widget Track details eSnips Social DNA

Author: Mine
•14.12.07


Kızkardeşim arayıpta ‘Bu akşam Cem Yılmaz’a gidiyoruz, Selin’e bakar mısın?’ dediğinde heyecan duymadım desem yalan olur. 3,5 yaşında şirin mi şirin, akıllı mı akıllı bir yeğenim var. Kreşe gidiyor ve okulu çok seviyor. Sabahları annesini uyandırıp ‘okula gitme vakti’ diyen de o. Burada sorun olan kardeşim. Kendisi ‘fanatik anne’ (yapılan bir araştırmada anneler 4 gruba ayrılmış:fanatik anne, star anne, patron anne ve cankurtacı anne) grubuna girdiğinden, kreşe gönderirken bile endişe duyduğundan, kreş harici çocuğundan, toplasanız bir gün bile ayrı kalmadığından, nasıl oldu da bir akşam çıkmaya karar verdi dedim içimden ve de artık normale dönüyor diye de sevindim.
O akşam, Selin’e ben mi baktım yoksa o mu bana baktı tartışılır. O programımızı belirledi, bense ona göz kulak oldum. Kağıtlar kestik yapıştırdık, çizgi film izledik, kitap okuduk, bolca meyve yedik, süt içtik…Yatma vakti diyene kadar her şey normaldi, işte o an mızıklamaya ve ben annemi isterim demeye başladı. 'Pijamalarımızı giyelim, sen yat ben sana masal okuyayım, onlar gelene kadar da konuşuruz' diyerek yatağa yatırabildim.Masal bittikten sonra ışığı söndürmeme de izin verdi. Sonra başladı konuşmaya hanımefendi, benim konuşacaklarım bitmedi diyerekten neredeyse bir saat konuştu. Sonra benim uykum geldi dedi ve uyudu.
.
O geceden bir enstantane:
Açtığım bir kanalda ingilizce çizgi film görünce:
- Bu kanalda çizgi film ingilizceymiş , kanalı değiştireyim mi? dedim
- Biz Türkiye’de oturuyoruz, Türkçe konuşuyoruz, onlar ingiyterede oturuyorlar, inkilizce konuşuyorlar demesin mi!
.
Kısacası hepimiz için de güzel bir geceydi. Bence fanatik anne olmak, hem anneye hem de çocuğa zarar. Çocuğumuzun özgüvenli olması için, kendi ayaklarının üzerinde durabilen bir erişkin olması için aşırı koruyucu olmamak lazım diye düşünüyorum.
Author: Mine
•26.10.07

Almanya'da düzenlenen bir yarışmada, Türkçedeki "Yakamoz" kelimesi, dünyanın en güzel sözcüğü seçildi. Berlin'de faaliyet gösteren Dış İlişkiler Enstitüsü tarafından düzenlenen ve 60 ülkeden yaklaşık 2 bin 500 kelimenin değerlendirildiği yarışmada, Türkçe "Yakamoz" sözcüğü, 3 kişilik jüri tarafından dünyanın en güzel sözcüğü olarak belirlendi.
Enstitü tarafından yapılan açıklamada, jürinin yakamoz sözcüğünü, "kelimenin orijinalliğini, anlamını ve kültürel önemini göz önünde bulundurarak" birinciliğe layık gördüğü bildirildi. Türk Dil Kurumu'na göre yakamoz sözcüğü, "Denizde balıkların veya küreklerin kımıldanışıyla oluşan parıltı" ve "Biyolojik ışık üretme özelliğine sahip, akıntı ve rüzgârlarla sürüklenen ve bir şeye dokunduğunda ışık veren deniz hayvanı" anlamına geliyor. Yarışmada ikinciliği, Çincede "horlamak" anlamına gelen "Hu lu" kelimesi kazanırken, üçüncülüğü de Afrika'da kullanılan Luganda dilinde "düzensiz" anlamına gelen "Volongoto" sözcüğü elde etti.




Bu haber, bugünkü Milliyet 'teydi

Author: Mine
•23.10.07

Sanırım bu gidişle hayatımı Facebook'tan önce ve sonra diye ayıracağım. İtiraf edeyim baştan sıcak bakmıyordum. Deneyelim dedim ve 20 gün kadar önce ilk kez üye oldum.
Facebook, 2004 yılında ABD’nin Harvard Üniversitesi’nde öğrenci olan 19 yaşındaki Mark Zuckerberg tarafından oluşturulan bir internet sitesiymiş. İlk başta üniversite öğrencilerine hitap etse de zamanla kapsamı genişlemiş ve bizim sınırlarımıza da yayıldı.
Neler mi var? Rakı Sofrası'nda oturup dünyayı kurtarabilirsiniz, çeşitli gruplara üye olubilirsiniz, isterseniz siz de bir grup kurabilirsiniz, birbirinize hediyeler yollayıp çeşitli oyunlar oynayabilirsiniz. Yapabileceğiniz çok şey var.
Benim en çok ilgimi çeken, arkadaşımın arkadaşı yoluyla eski arkadaşlarla buluşabilmek.4-5 gün önce gelen bir mesaja çok sevindim. Üniversiteden sevdiğim bir arkadaşım beni arkadaşımın arkadaşı yoluyla bulmuştu.
Biz blog arkadaşları, orada da bulduk birbirimizi. Yukarıdaki karikatür Yıldız'dan...ubp 'de oradaymış ama henüz karşılaşmadık:))

Eski, yeni... Arkadaşları görmek çok güzel...Sınırları fazla zorlamamak kaydıyla:)

Author: Mine
•7.3.07
Geçtiğimiz cumartesi gecesi, uzun bir aradan sonra, ilk kez tiyatroya gittim. Bu sayede, yıllar sonra Şinasi Sahnesi’nin yanıbaşındaki Zeynel Muhallebici’ne uğrayıp, dondurmalı kazandibi yemek nasip oldu.

Zeynel'in Tunus Caddesi'ndeki şubesinin ilk müdavimlerindenim. 1996-97 yılları. O yıllarda Ankara’da bu kadar çok alışveriş merkezi yoktu. Atakule, Karum, Beğendik hatırladığım yerler.

Tunus Caddesi’ndeki Zeynel, Ankara’daki ilk şube olarak 1996’da açıldı. Biraz önce de söylediğim gibi, bu kadar çok alışveriş merkezi olmadığından,
Tunalı Hilmi Caddesi, o dönemler, ilgi kaynağıydı. Bizler de Tunalı’da gezer, Akün’de sinema veya Şinasi’de tiyatro izler, soluğu Zeynel’de alırdık. Dondurmalı kupları, profiterolleri, sandviçleri ve tabi ki sütlü tatlıları… aklıma ilk gelenler

Eski günleri ve dostları yadettikten sonra yeni dostlarımla tiyatroya girdik. ‘Modigliani, Işıgın ve Hüznün ressamı ‘ adlı oyuna.Bir sonraki yazım bu ressam ve izlediğim oyun hakkında olacak:)
Author: Mine
•25.2.07

*Cuma gecesi, Anatolia'da Candan Erçetin 'i izlemeye gittik. Kendisini ve şarkılarını çok beğenen ben için, güzel bir doğumgünü hediyesi oldu:)


*Cumartesi günü biraraya geldiğimiz Aydın Şimşek'le, yeni çıkarmaya başladıkları Deliler Teknesi adlı dergiden bahsettik. Yazarın, Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme adlı kitabı yazı hayatına yeni başlayanlar için başvurulabilecek bir kaynak.


*Pazar günü kahvaltı için seçtiğimiz yer, Ankara Kalesi 'ydi. Yıldız'dan yerini öğrendiğim And Kafe ilk durağımız oldu. Güzel bir kahvaltıdan sonra, Kale Kapısı'na doğru yürürken, yol boyunca gördüğümüz dükkanlara girmeyi ihmal etmedik.







*Bunlardan Dijan Dizayn ,Kale Kapısı No:1'de.Kendi dizaynları biblolar, nazarlık ve aynalar çok güzel olmakla beraber, İran'dan gelen ahşap çerçeveli seramik tablolar da görülmeye değer.


*Son durağımız Pirinç Han 'dı. Alt kattaki Pirinç Kafe'de çok güzel gözlemeler yapılıyor, beraberinde porselen demliklerde demlenen çay, güneşli ama soğuk Ankara öğleden sonrasında çok iyi gitti:)



*Burası da Beypazarı'nda Cevizlibağ . Sonunda Metin Usta'nın yaptığı alabalıktan tadabildim. Tavsiye ederim.




Güzel bir hafta dileğiyle....








Author: Mine
•23.2.07
..........
Acılarım oldu herkes gibi elbet
Herkese kısmet olmayan sevinçlerim
Unutulmayı da göze aldım evet
Hayat sana teşekkür ederim
..........
Author: Mine
•16.2.07



Optimum Outlet Center bildiğiniz gibi Türkiye'nin en büyük outlet alışveriş merkezidir.Dün gece ilk kez orada sinemaya gittim. 14 sinema salonu, 3 katlı ek bir bölümde toplanmış. Alışık olduğumuz kalabalık ve mükemmel hizmet henüz yok. Mesela WC'leri ve çıkışı gösteren tabelalar asılmamış, ayrıca mısır almak için 3. kattan 1. kata inmek zorunda kalınıyor. Çünkü büfe, sadece 1.katta var ve mısırda hazır ambalajlarda satılıyor, kendileri hazırlamıyorlar maalesef.Umarım en kısa zamanda eksiklikler giderilir.
Gelelim filmimize...Leonardo Di Caprio bu filmde babyface'likten çıkmış, olgunlaşmış, bence çok iyi yapmış:) Filmin konusunu heryerde okuyabilirsiniz.O yüzden yazmayacağım. Filmde beni en çok etkileyen, topraklarında o kadar zenginlik barındırmalarına rağmen Afrikalıların bundan bihaber olmaları, insanların mülteciliğe zorlanması, kabile kavgaları için küçük çocukları silahlandırıp ocuk askerler' yetiştirmeleri, Batı'nın silah satarak, elması alıp işleyerek oppurtunistçe davranması, bütün bu gerçeklerin bilinmesine rağmen tüm dünyanın susması...Bilindiği üzere dünyada 3 şehir elmas borsasını elinde tutuyor; Newyork, Tel-Aviv ve Anvers. Hiçbiri de Afrika'da değil!
Bugun dünyada ,85 ülkede yarım milyondan fazla çocuk, hükümet orduları, paramiliter güçler veya silahlı küçük gruplar tarafından kullanılıyor. 300 bin kadar çocuğun silahlı çatışmada aktif olarak savaştırıldığı tahmin ediliyor. Yaptırımlar tanımlı; ama yetersiz kalıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (HRW) verdiği bilgilere göre, dünya üzerinde 20'den fazla ülkede çocuklar doğrudan doğruya savaşlara katılmak üzere askere alınıyor. Angola, Burma, Burundi, Kolombiya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Lübnan, Liberya, Nepal, Sierra Leona, Sri Lanka, Sudan ve Uganda bu ülkelerin başında geliyor. Ancak bu bir 'Afrika sorunu' değil. Britanya Savunma Bakanlığı bu ayın başında 2003'ten bu yana, 18 yaşın altındaki 15 askerin Irak'ta görev yaptığını kabul etti. Aslında, bu filmin 12 Şubat Çocuk Asker Kullanımının Durdurulması Günü ne denk gelmesi bir tesadüf mü bilmiyorum ama umarım ilerde çocuklar silahla hiç tanışmazlar ve böyle birgünde de hatırlanmak durumunda kalmazlar.
Filmin başında 'elmas almadan önce bu filmi izleyin', sonunda da 'üçüncü dünyanın sesine kulak verelim' deniyor.Yorumu size bırakıyorum...
Kaynak: BİA Haber merkezi, K. Çobanlı
Author: Mine
•2.2.07
Geçen cumartesi gecesi, Bianco Rosso'daydık.İşletmecileri, meslektaşlarımız Rezzan ve Levent olunca ve de masamız sevgili arkadaşım M. tarafından rezerve edilince, en şanslı grup biz oluverdik.
Rezzan güleryüzüyle karşıladı bizi. Nezih, temiz, güzel bir yer. Yeri de çok kolay, Oran'da hemen Japon Vakfı'nın yanında. Canlı müzik her zevke hitap edecek nitelikte. Gittiğimiz gece, ilerleyen saatlerde Alper Önal sahne aldı.Kaprisleriyle bizi biraz kasmış olsa da geceye renk kattığı bir gercek:)

Merak edenler için adres: Zültü Tigrel Cad. Japon Vakfı ORAN
Tel :490 03 82
Author: Mine
•6.1.07

Bu kartı, çok sevdiğim ve hayatına dair bir
yazıya blogumda yer vermek istediğim Bay Hristo göndermiş. Her bayramda ve özel günde arayan, hatta doğumgünümü bile unutmayan 80'ine merdiven dayamış İstanbul'lu bu bey, şu an Selanik'te yaşıyor.İnceliği sadece kart göndermesinde değil,öncelikle bayramımı ardından da yeni yılımı kutlayacak kadar düşünceli olması. Hoşgörü denen şey bu olsa gerek.
Posted by Picasa
Author: Mine
•6.1.07
Benim için su gibi akıp geçti 2006, genel anlamda yeniliklerle doluydu. 2007'de de devamını diliyorum. Geçen yılbaşını bir değişiklik yapıp İstanbul'da geçirdim.Beyoğlu'nda tarihi bir şarapevinde, kalabalık ve eğlenceli bir grupla yeniyıla girmek mi şans getirdi bilmiyorum!

Ocak ayı sonunda aldığım 6 ay sürecek bir eğitim kursu haberi, beni çok mutlu etti. Şubat ayı başında da başladığım ve altı ay süren bu kursta, hem yeni şeyler öğrendim, hem yeni arkadaşlar edindim hem de rotasyonlar sırasında gittiğim hastanelerde eski arkadaşlarıma rastlayıp, yeniden görüşmeye başladım.Yine Şubat ayında,hayatımda çok önemli bir yere sahip olan habercinin istediği yerde çalışmaya başladığını duymakta ayrıca mutlu etti beni.
Şubat hala bitmedi! Figen'in doğumgünü yazısını takiben,Yıldız'dan gelen yorum onunla blog arkadaşlığımızı başlattı. Tanışmak için eylülü bekledik ama olsun:)

Martta, halen devam ettiğim İngilizce kursuna kayıt oldum. Haftanın 7 gününü bu şekilde doldurmuş oldum.

Yıl boyunca, elimden geldiğince konser, sinema gibi etkinliklere gitmeye çalıştım.Bunda Şahinur'un katkısı da azımsanamaz.Sayesinde, Türk Sanat Müziği,Türk Halk Müziği Ve Türk Musikisi Korolarının konserlerini takip ettik.

Nisan ayında, kurstan arkadaşlarımla günübirlik Beypazarı gezisi yaptık.Rehber tabi ki bendim.Tarihi dokusuna bayıldılar ve yemeklerini, havuç dönerini ve kurusunu çok severek yediler.

Mayıs ayında, 19 Mayıs'ı fırsat bilip, yine kurstan arkadaşlarla çocukları alıp (ben yeğenim Ecem'i aldım) Anıtkabir ziyareti yaptık. Yeni müzeden çok etkilendim, ses efektleri insanı çok hislendiriyor.

Yaz boyunca bazı haftasonları motorsiklet gezilerine katıldım ki hayatımdaki en güzel tecrübelerdendir. Bir de motoru ben kullansaydım tam olacaktı ya... umarım ilerde olur:)
Bu sayede, daha önce gitmediğim, Ankara çevresindeki doğayla başbaşa olunabilecek yerleri keşfetmiş oldum.

Ağustos'ta kursum biter bitmez soluğu Kuşadası'nda aldım.Önce İzmir'e uğradığım için Hakan'ı da görmüş oldum.

Eylül'de çok hareketli bir aydı. Taşınma sürecini başlattığım ay olması, 3.kez nikah şahidi olmam (Nerdeyse 20 yıllık arkadaşım Zeliha evlendi ve umarım Melih'le ömür boyu mutlu olurlar) çok sevdiğim arkadaşlarımdan Mine'nin tayininin çıkması ve ona yaptığımız veda, ardından İstanbul yolculuğum ve Figen'i, lise arkadaşlarımı görmem, ayrıca Yıldız ve Arzu ile tanışmam hep bu ayda oldu. Nasıl unuturum,mastera kabulümde Eylül'de olmuştu!

Zaten Eylül'den sonraki aylar iş,master,ingilizce kursu ve taşınmayla meşgululiyetimden, nasıl geçti anlamadım,yeni yeni düzene girdi hayatım.Ama ben bu yoğunluktan ve yorgunluktan şikayetçi değilim.Demek ki insan istedikten sonra, sağlıklı olmak kaydıyla, her türlü zorluğun üstesinden gelebilir.

2006'nın sonuna doğru, iki arkadaşımdan aldığım teyze olacağım haberi, mutluluğuma mutluluk kattı:)

2007'de herkese sağlık,barış,aşk,mutluluk,dostluk,iş,neşe,para..... diliyorum.
Author: Mine
•22.12.06

Japonlar taze balığı hep çok sevmişlerdir. Fakat Japonya sahillerinde bol balık bulmak mümkün olmamaktadır. Balıkçılar, Japon nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp daha uzaklara açılabilmişlerdir.
Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok vakit alır olmuştur. Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktadır. Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın lezzetini sevmemişlerdir. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlardır. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabileceklerdi.
Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebiliyor ve donmuş olanlara fazla para ödemek istemiyorlardı. Balıkçılar bu defa teknelerine balık akvaryumları yaptırdılar. Balıklar içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta, birbirlerine çarpa çarpa birazda aptallaşacaklardı, ama yine de canlı kalabileceklerdi. Japon halkı canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzet farkını anlayabiliyorlardı. Hareketsiz,uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine etkilenmişti. Balıkçılar nasıl olacak da Japonya'ya taze lezzetli balığı getirebileceklerdi? Siz olsaydınız ne yapardınız?
Hedeflerinize ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir firmaya girdiniz, borçları ödediniz v.s. Heyecanınız kaybolmaya başlamaz mi? Aşırı çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz misiniz? Loto'da büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı?
Japonların taze balık probleminde olduğu gibi çözüm aslında basittir. 1950'lerde L.Ron Hubbart'in gözlemlediği üzere 'İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarf eder.' Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz iyi bir problemle uğraşmaktan o kadar zevk alırsınız. Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım adım çözebiliyorsanız bundan da o derece mutluluk duyarsınız, heyecan duyarsınız ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız.
Japonlarda balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tuttular. Ancak içine küçük bir de köpekbalığı attılar. Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu, ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişlerdi.
Buradan da görüleceği üzere problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmek gerekir. Problemlerimiz çok ve çeşitli olabilirler. Ümitsiz olmayın. Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok yardım desteği ile onlarla savaşın. Beyninize bir köpekbalığı atın ve nelere ulaşabileceğinizi o zaman görün....!




alıntıdır..
Author: Mine
•22.12.06









Author: Mine
•18.12.06



Neresindeyim

Çizdiğim sınırlar öyle geniş ki
Çizdiğim ben öyle derin
Hayellerim o kadar çok ki
Bunlar için çabam da yok ki
Bir yanda mutlu ben
Bir yanda çaresiz ben
Bir yanda çaresiz, sevgisiz, ümitsiz
Bir yanda gülen ben
Bir yanda boşlukta, hevessiz
Neresindeyim hayatın
Neresindeyim kadınlığın
Neresindeyim bu aşkın
Korkuyorum kendimden
Sebepsizim kendimce
Tepkisizim gidenlere
Çelişkim kendi içimde
Neresindeyim ben aslımın
Çizdiğim yollar öyle düzensiz ki
Bindiğim gemi bile yelkensiz
Hayellerim o kadar zor ki
Bunlar için zaman da yok



Kör Düğüm

Öyle uzak ki yerim
Uzakları aşıyor
Bütün özlediklerim
Benden ayrı yaşıyor
Ya herşeyim ya hiçim
Sorma dünya ne biçim
Bir kördüğüm ki içim
Çözdükçe dolanıyor

Geçen hafta bir alışveriş merkezinde, eski kasetleri gayet ucuz bir fiyata sattıklarını görünce, hemen hoşuma gidecek birşeyler var mıdır diye, sepeti karıştırmaya başladım.Bu devirde kaset almak out olsa da, arabamda kasetçalar olduğu için, ikisi Aslı'nın,biri Ajda Pekkan'ın diğeri de Pamela'nın olmak üzere dört tane seçiverdim:)
Aslı'nın bu iki albümünde çok güzel şarkılar var ve 'Kördüğüm' adlı şarkı hariç ,sözlerin hepsi kendine ait.Kimi çok duygusal kimi ise İronik'te olduğu gibi hiciv dolu.
Yine her iki albümünde de müziklerin çoğu kendine ait.'Neresindeyim' adlı albüm 2000'de, 'Su Gibi' adlı albüm ise 2004 yılına ait.Biliyorum, ikisi de yeni albümler değiller ve çoğu kişi Aslı'yı zaten tanıyor ama onu başarılı bir müzisyen olarak gördüğüm için ona blogumda yer vermek istedim.Devamı burda!
Author: Mine
•25.11.06
Gece saat 23.30 civarı, apartman girişinde karşılaşıyoruz onunla. Siyah bere, siyah deri mont ve siyah pantalonuyla dikkatimi çekiyor. O önde,ben arkada içeri giriyoruz, kapıyı tuttuğu için teşekkür ediyorum, asansöre binerken ben öndeyim.1 2.kata basıyorum, o ise 11'e...11.Kata kadar olan yolculuğumuz başlıyor...''Siz de benim gibi bıktımız mı bu yoldan?''diyor. Anlıyorum, evin şehirdışında olmasından dolayı,bu cümleyi sarfettiğini. Yüzüne bakıyorum. Genç biri, soluk bir cilt, kaşlar ve berenin örtemediği kafada saçlar yok. Göz kapakları ödemli.İçimden muhtemelen kemoterapi almış diye geçiriyorum. ''Evet,haklısınız çok uzak ''diye karşılık veriyorum. ''Birbuçuk saat sürüyor yol''diyor, sonra da ekliyor ''Hesapladım, ayda 6 günüm yollarda geçiyor, çok fazla bir zaman''diyor, ben de onu onaylarcasına başımı sallıyorum. 11.Kata varıyoruz, o iniyor ve birbirimize ''iyi geceler''diyoruz.

Kısacık zamanda, kısacık süren bir sohbet ama ardından gelen yoğun düşünceler...Zamanı iyi kullanmak, sağlıklı olmak, kanser, kaybettiklerim ve hatırladıklarım-Halam, büyükbabam, arkadaşım Hakan, hastalarım Serkan ,Hale Hanım-ve hatırlayamadıklarım...
Hakan'ı (02.02.1970-27.11.1999) kaybedeli 7 yıl olmuş.O ki,hastalığının son dönemlerinde bile yaşama sevincini ve isteğini kaybetmedi, her zaman güçlü oldu. Herşeye rağmen ''Yaşamak çok güzel''deyişi hala aklımda...
...
Author: Mine
•25.11.06
Sonunda benim de başıma geldi. Kaç yıldır telefon kullanıyorum ama ilk kez, çarşamba günü cep telefonumu kaybettim. Telefonumun yanımda olmadığını farkettiğim anda, numaramı diğer telefondan defalarca aradım ama cevaplayan olmadı. Öğleye doğru kaybettiğim telefonun numarasından aranıldığımı gördüm ama bu kez tekrar aradığımda telefona ulaşılamıyordu. Demekki telefonum başkasının elindeydi.Bunun üzerine yaklaşık üç saat sonra hattımı geçici olarak kapattım. Aynı günün akşamı gidip,bir şubeden yedek sim kartımı aldım ve yine aynı numarayı kullanıyorum. Bundan sonra ne yapabilirdim? Bari,telefonumu alan kişi, ondan istifade edemesin diye ertesi gün, savcılığa başvurdum. Benim amacım IM numarası sayesinde telefonu kapatmaktı. Ancak,savcı beyden telefonumun bulunması için de dilekçe verebileceğimi öğrenince, o doğrultuda birşeyler yazdım. Dilekçeye faturamı ve IM numarasını da ekledik. Bundan sonra,savcılık GSM operatörüne başvurup,telefona benim sim kartımdan sonra takılan kart-lar- aracılığıyla,telefonumu kullananlara ulaşabilecek. Bakalım ne zaman neticelenecek?

Bundan sonra ne yapmalı?
  • İki ayrı hat ve iki ayrı telefonum var olmasına rağmen,tembellik edip rehberimi yedeklememiştim.Rehberimi yedeklemeliyim:)
  • Satın aldığım ürünlerin faturalarını saklamaya devam etmeliyim:)
  • İşim çok,çok dalgınım son günlerde vs bahanelerine son vermeliyim:)
  • ...
Author: Mine
•23.10.06
Son on yıldır bayram demek, nöbet demek olduğu için, ne anlama geldiğini unutmuştum. İlk kez bu yıl, bayram süresince evdeyim. Bu yılda, aile fertleri tarafından, Ramazan ayı boyunca oruçlar tutuldu. Kuş sütü eksik iftar sofraları hazırlandı, yine anneciğim tarafından sahura hamur işleri yapıldı. Ramazan'ın son haftası ise evde temizlik telaşı...Yine annem başrolde. Halılar yıkamaya verildi,ev silinip süpürüldü. Benim anneme hiç katkım yok, hatta taşınma telaşından zararım bile var, odam hala dağınık, eşyalar toplanıyor, son bir gayret.
Bayram gelir de yemeksiz, tatlısız, sarmasız olur mu? Her ne kadar bu yıl yapmayacağım dese de annem, yine baklavalar açtı, tatlı yemekten içi bayılan misafirlere ikram amaçlı zeytinyağlı sarmalar sardı, uzaktan gelenler için de yemekler hazırladı.
Sabah bayram namazı sonrası,babam ve annemle bayramlaşıp,bir aydır yapmadığımız kahvaltımızı yaptık. Ardından,üst kat komşunun çocukları geldiler, geçen bayramda olduğu gibi erkenden.Hemen buyur edip,şekerlerini ve harçlıklarını verdik. Sonra,yeğenim, apartman arkadaşlarını toplamış geldi. Onlara da aynı ilgi. Eskiden,kapı kapı ne çok çocuk gezerdi ve onlar için, dolu dolu şeker, çikolata alırdık. Şimdilerde bayram gezmesine çıkan çocuklara hasretiz. Nerde bu çocuklar?
Hatırlıyorum da,sene 1979-80,Van Çatak'ta bir bayram günü. Her yer rengarenk giyinmiş, ellerinde torbalar şeker toplamaya çıkmış çocuk kaynıyor. O gün fotograf gibi hafızamda. Arzu'nun blogunu okurken aklıma geldi. Eski bayramlarda,çocuklara harçlıkların yanısıra mendilde verilirdi. Şimdi ki çocuklar bilirler mi acaba kimi zaman kenarı oyalı,kimi zaman desenli mendilleri. Geçen gün,eşyalarımı toparlarken,annemin sandığından çıktı birkaç mendil, saklamış annem,çokta iyi etmiş:)
Bu bayram evdeyim, sizleri de beklerim.İyi bayramlar!
Author: Mine
•9.9.06

Kimileri, duygularını ve düşüncelerini yazıya çok güzel dökerler.Ben onlardan değilim. Anatolia'da,1 Eylül'de gittiğim Sezen Aksu ve Hepsi konserini nasıl anlatacağımı bilemediğimden olsa gerek, bir haftayı aşkın süredir yazamadım.
Belki, yeniyetme gençler kızacak ama Hepsi, Sezen Aksu'nun yanında çerez gibiydi:) Konsere onlar başladı,playback şarkılarını danslarla süslediler. Ardından,Sarı Odalar'ı seslendirerek, Sezen aldı sahneyi. Konserinin ilk bölümünde,çiçekli desenli,açık renkli bir elbise, ikinci bölümde ise bu kez siyah zarif bir elbise giymişti. Makyajı da çok güzeldi.Geçirdiği rahatsızlıklardan eser yoktu. Neleri seslendirdi derseniz, Lale Devri, Sitem, İkili Delilik, Ah İstanbul, eski şarkılarından bir potpuri...ilk aklıma gelenler. Beraber yaptıkları şarkıları seslendirirken, Onno'ya da selam göndermeyi ihmal etmedi..Vokalistleri Nurcan ve Cihan'da birer parça söylediler. Sezen'in esprileri,yine çok hoştu. Bu yazın, populer parçası Çakkıdı ile bitirdi, üç nesilin bir arada izlediği konserini. Ah keşke şunu da söylese, diye içimizden geçirdiğimiz ne çok şarkısı olduğunu düşündüm bir an. Onu, beğenenler olduğu gibi beğenmeyenlerde olabilir ama eminim,onlarında hayatında yer etmiş, bir şarkısı veya bir sözü mutlaka vardır diye düşünüyorum.Bence her haliyle, güzel ve özel bir kadın-sanatçı-

Umarım,onu ve onun keşfettiği müzisyenleri(konserinde kendini müzisyen olarak tarifledi) uzun yıllar boyunca dinleriz. Ağzına ve yüreğine sağlık Minik Serçe...
Author: Mine
•1.7.06



Bugün okuduğum'Ülser ve Reflü İnsandan Hayvana Geçti'başlıklı haber ilgimi geçti ve blogumda yer vereyim istedim:)
İşte okuduğum haber....

Kuş gribi, AIDS, Ebola ve sıtma gibi hayvanlardan insanlara geçen virüsler bir yana, insanlar da hayvanlara virüs bulaştırabiliyor. Örneğin, ülser ve mide kanseri nedeni Helicobacter pylori bakterisi. Ancak insan ve kedigillerde görülen ülserin aynı helicobacter pylori bakterisinden kaynaklandığı kanıtlandı. Bilim insanları, bu tesadüfü mercek altına aldı.
Bilim insanları, Helicobacter pylori bakterisinin bir şekilde insandan hayvana veya hayvan insana bulaşmış olabileceği varsayımıyla yola çıktı; zira farklı Helicobacter acinonychis türlerinde gen fragmantasyonlarının (parçalanma) özdeş. Kimin kime bulaştırdığını belirlemek için araştırmacılar, kedigiller ve insanda görülen helicobacter pylori genomlarını kıyasladı. Araştırmada, kedigillerdeki görülen Helicobacter türünde birçok hareketsiz, kırılmış ve etkisiz gene rastlanıken, insanlardaki helicobacter pylori?nin ise gayet faal durumda olduğu gözlemlendi.
İNSANI YİYEN KEDİGİL, BAKTERİYİ KAPTI
Araştırmayı yürüten Almanya?nın önde gelen kurumlarından Max-Planck Institute uzmanı Mark Achtman, genetik karşılaştırmada bakterinin bulaşma yönünün insandan hayvana şeklinde olduğunu düşünüyor. Araştırmacılar, bakterinin insandan hayvana geçişinin bir hayvanın bir insanı yemesi sonucu olduğunu vurguluyor.
İnsanlar ve kedigillerde görülen Helicobacter genomlardaki benzerlikten, araştırmacılar bakterinin insandan hayvana 200 bin yıl önce bulaştığını belirledi. İlk kedigile virüsün bulaşmasından sonra, kedigillerin birbirlerini yemesi veya aralarında yapılan kavgalar sonucunda bakterinin tüm kedi türlerine yayıldığı tahmin ediliyor.Helicobacter pylori bakterisinin farklı türevleri bir takım maymun türlerinde de etkili oluyor. Ancak bunlarla insan ve kedigillerdeki türevler arasında bir yakınlık bulunmuyor.

Kaynak: Araştırma PLoS Genetics dergisinde yayımlanmıştır.