Author: Mine
•28.3.08
Bugün, Melike İlgün’ün Gazeteport’taki sayfasındaki ‘Sanal Misafirliğe Var Mısınız?’ başlığındaki yazıyı okuyunca, çok etkilendim. Bu idealist, yürekli, genç öğretmenlerin desteklenmesi gerektiğini düşünerek blogumda yer verdim. Maddi olarak bir şey yapamasanız bile ziyaretçi sayfasına küçük bir not bile düşmeniz onları mutlu edecektir.

Sanal misafirliğe var mısınız?
Beni çok mutlu eden bir e posta aldım.
Gönderen Malatya’nın Arapgir ilçesinin Bostancık köyünün ilköğretim okulunda öğretmenlik yapan Mehmet Ay…
84 doğumlu, Bostancık onun ilk görev yeri.
O ve okulun diğer öğretmeni Oğuzhan Zelyurt elele vermişler, 45 kişilik okullarını tanıtan bir internet sitesi hazırlamışlar.
Görseniz bu iki kahraman öğretmen tamamen kendi çabalarıyla okul için neler yapmışlar.
Ve yapmaya devam etmek için de yardımlarınıza nasıl ihtiyaçları var.
Okulun internet sitesinin adresi http://bostancikilkogretim.tr.gg/
Mehmet ve Oğuzhan Öğretmenler 45 öğrencileriyle birlikte bu haftasonu sizleri “sanal” yoldan köylerine bekliyorlar.
Author: Mine
•27.3.08

Dün gece, Kanlı Nigar oyununu izledim. Espriler bildik gelse de ve de biraz argo kaçsa da, Abdi rolündeki Ünsal Coşar'ın seyirciyi de içine katan oyunu, zaman zaman bizleri eskilere götüren musiki dinletileriyle oyunu sıkılmadan izledim.
Yer yer hicivlere de yer verilmiş. Mesela, Kanlı Nigar'ın kızlarına ağlarına düşüreceği kurban arayışı için verdiği öğütlerden birinde, "Katiplere, zabitlere bir de tiyatroculara yanaşma. Onlar sekiz ayda paralarını alamıyor" şeklinde bir öğütte bulunuyor.
Bu arada Facebook, Kanlı Nigar Oyunu'na bile girmiş ya şaşırmadan edemedim.
Author: Mine
•24.3.08

Bugünlerde elimde olan kitap, Doç. Dr. Şahin Filiz'in, 'Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi? 'Başörtüsü' Söyleminin Dinsel Temelsizliği ve İslam Felsefesi Açısından Eleştirisi' adını taşıyan kitabı.
Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısı şöyle:
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr.Şahin Filiz, İslam'ın özgün kaynaklarından hareketle 'türban'ın İslam'da yeri olmadığını, dinden sapma niteliğini taşıdığını kanıtlamakta ve şu sonuca ulaşmaktadır: 'Siyasallaşan ve seçkinci bir kamusal dinsellik alanını gittikçe 'ötekiler' aleyhine genişleten başörtüsü söylemi, İslam'ın ahlaki ve medeni özünü gölgelediği gibi, bugün, tüm ABD, AB yanlısı ve küresel ılımlı İslam söyleminin yerli işbirlikçileri için, emperyalist ve mandacı tuzağın halk yığınları nazarında meşruiyetini sağlayan 'Islami' makyajla servis edilmesini de kolaylaştırmaktadır. Avrupa Birliği, ABD kaynaklı ılımlı İslam propagandası ve dinler arası diyalog faaliyetleri, 'Başörtüsüne özgürlük' talepleriyle çakışan bir sürecin temel parametreleri olarak Islami kesim'de dinsel olarak onaylanmış ve sindirilmiştir. Ülkemizi ve Türk ulusunu parçalamayı amaçlayan AB'ne ve onun ülkemizdeki sivil uzantılarına karşı çıkmak, başörtüsü özgürlüğüne ve doğal olarak da İslam'a karşı çıkmakla bir tutulmak için, başörtüsü söylemi, Milli devlete muhalefetin dinsel motifi olarak işlevsellestirilmektedir.'

Şahin Filiz'in bu kitabından ilgimi çeken bir ayrıntıyı burada paylaşmak istedim.
......
Nur Suresi 30 ve 31.ayetlerde, ‘kadınlar ziynetlerini göstermesinler’, ( la yübdine ziynetehunne) ifadesindeki ziynet, ayıp yerler, gizli görkem ve güzellikler;örfen de gösterilmesi uygun olmayan kısımlara işaret etmektedir. ‘Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar’ (ve’l-Yadribne bi humurihinne ala cuyubihinne) ifadesinde geçen ‘başörtüsü’ (humur), esasen başörtüsü anlamında değildir. Sözcük, ‘örtmek, gizlemek, evinden dışarı çıkmamak, utanmak, sarhoş etmek’ anlamındadır. Ayette başörtüsü olarak çevrilen hımar/humur, genel anlamda ‘örtü’dür. Özellikle ve kesin olarak başörtüsü değildir. Başörtüsü anlamı, örften çıkarılan bir anlamdır. Örften çıkarılan ve örfen yaygın bir anlamın, başörtüsünü farz kılması ise mümkün değildir. Kaldı ki, İslam öncesi Arap kadınları, başörtüsü bir yana, ağır avret mahallerini ve göğüslerini bile örtmekte gevşek davranıyorlardı. Başörtüsünün göğüsleri, gerdanı, boyun ve kulakları örtecek şekilde sıkıca başa sarılması yolundaki görüşler, ayette açıkça zikredilmeyen kişisel yorunlardan ibarettir.(1) Başlarının üzerindeki örtü,açık göğüslerini örtmeye hizmet etmiyordu. Burada örtülmesi hedeflenen ve istenen bölge, baş değil göğüslerdir ve göğüsler ise, ferc kadar ağır avret bölgesi içindedir. Kaldı ki, başın örtülmesi bu denli kesin bir farz ve dinin vazgeçilmez bir emri olsaydı, ‘baş’(Ra’s) ve ‘saç’ (şa’r) sözcüklerinin ayetlerde geçmesi gerekirdi.Kur’an, pek çok konuda ayrıntılı olarak sözcük zenginliğini sergilemekten kaçınmazken, böylesine ciddi olduğu ima edilen bir farzın en önemli bu iki sözcüğünü neden telaffuz etmekten kaçınmış olsun? ‘Bir sivrisineği bile örnek vermekten çekinmeyen Tanrı’ (2) neden ‘baş’ ve ‘saç’ sözcüklerini örnek vermemiştir? Demek ki Kur’an, başın örtülmesini, başı şu ya da bu şekilde örtmeyi tamamen kadınların kendi iradelerine ve yaşadıkları sosyo-kültürel çevrelerinin koşullarına bırakmış olmaktadır. Bunun adı ise, gelenektir.

(1) Nisaburi(Tabrie tarihi’nin Kenarında)XVIII/78. (Aktaran: M.Zeki Duman, A.g.m., ss.44-45)
(2) Kur’an, 2 Bakara 26: ‘Bakın, Allah bir sivrisineği (hatta) ondan daha küçük bir şeyi örnek getirmekten kaçınmaz.’
Author: Mine
•20.3.08


Sonunda başladım. Birçok ünlü, pilates sayesinde formda kalıyormuş diye kaç yıldır duyarım. Çeşitli bahanelerim sonucunda bir türlü başlayamamıştım. Ben spor yapmaya gidemedim ama spor merkezi ayağıma geldi. Evimden 50-100 mt ilerde var olan merkezde, pilates derslerinin de verildiğini duyduktan yaklaşık bir ay sonra bu spora başladım. Bunları niye mi anlatıyorum: Birçok kadın benim gibidir. Hep spor yapmak isterler ama ev, iş ve diğer sorumluluklar nedeniyle zaman bulamadıklarından ertelerler. Ama spor yapmaya başladıktan sonra da hayatımızı ona göre ayarlarız. İş başlayana kadar dostlar!Sonrası bir şekilde programlanıyor.
Gruba sonradan dahil olduğum halde, pilates topumla çabucak kaynaştık. Zevkli bir spor ama henüz faydalarından konuşmak için erken. Daha önce düzenli olarak spor yapmamış biri olarak haliyle kas ağrılarım olmakta. İlerleyen günlerde bunlar giderek azalacaktır. Edindiğim izlenimleri gelecek aylarda paylaşacağım. Herkese sağlıklı günler dilerim.
Author: Mine
•18.3.08


Tarih safsatayla değişmez...

VARSIN onlar, Çanakkale Zaferi’nde Mustafa Kemal’i yok sayarak zehirlerini akıtsınlar.Varsın onlar, Mustafa Kemal’i Çanakkale’de yok saymasalar bile, rütbesini ve yaptıklarını küçümsesinler.
Varsın onlar, Çanakkale Zaferi’ni mucizelere, kerametlere, ermişlere, evliyalara, dervişlere bağlasınlar.
Tarih, ortadadır, hem de sözlü değil, belgeli tarih...
* * *
YIL 1932, mayısın yirmi biri...
İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Sir George R. Clark ve askeri ataşe Binbaşı O’Leary, Cumhurbaşkanı Atatürk tarafından kabul edilmişler.
İngiltere Genelkurmay Başkanlığı, Çanakkale Savaşı’nın resmi tarihini hazırlamış, ciltlenmiş kitap Atatürk’e armağan edilecektir.
Büyükelçi, bu kitabın hazırlanmasındaki amacın “Askeri öğrencilere ve gelecek kuşaklara, İngiltere’nin Çanakkale Boğazı’nı zorlama girişimi başarısızlığının öyküsünü anlatmak” olduğunu söyler.
İngiliz hükümeti, kitabı, Atatürk’e “Büyük bir general, soylu bir düşman, cömert bir dost” duygularıyla yollamakta ve kabulünü rica etmektedir.
Atatürk kitabı memnuniyetle alır, teşekkür eder ve 17 yıl önceki Çanakkale Savaşı’nı anlatır. Askeri ataşe, Atatürk’ün anlattıklarını not tutar, tutanak Londra’ya gönderilir.
* * *
PROF. Dr. Hikmet Özdemir’in yeni çıkan kitabı “Komutan ve Evlatları” adlı kitabında bu tarihi belgenin İngilizce orijinali vardır ve ilk defa yayımlanmaktadır. (x)
İngiliz elçisi, ayrıca, Londra’ya bu görüşmeyle ilgili bir de mektup göndermiştir.
Büyükelçi mektubunda Atatürk’ün anlattıklarını Londra’ya şöyle anlatır ve yorumlar:
“Mustafa Kemal, O’Leary ve bana (savaş sürerken Türk askeri makamlarınca) görevinden nasıl el çektirildiğini ve kendisine savaşılmayan bir alanda işe yaramayan bir birliğin nasıl verildiğini ve bir gün birliğini talim ettirirken tamamen rastlantı sonucu bizim (İngilizlerin) Arıburnu’ndaki ilerleyişimizden hemen önce geri çekilen Türk askerleriyle karşılaşmasını anlatırken yanımızda bulunmanızı isterdim. Kaderin sillesinin bizim için trajik ve dramatik tarafı yeterince iyi bilinmektedir, ancak, onun (kaderin) başrol oyuncusu (Gazi) tarafından yalın ve alçakgönüllü bir üslupla anlatılması yaşamımın en ilginç deneyimlerinden biri olarak kalacak.”
* * *
İKİ yıl sonra 1934’te, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya Çanakkale’ye gitmektedir; Atatürk kendisine bir görev verir, daha doğrusu Şükrü Kaya’nın yapacağı konuşmayı kendisi yazar, “Bunu okuyacaksın!” der.
“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar!
Burada bir dost vatanın toprağındasınız.
Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz.Sizler, Mehmetçiklerle koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar!
Gözyaşlarınızı dindiriniz.
Evlatlarınız bizim bağrımızdadır.
Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır.
Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
* * *
VARSIN onlar, Mustafa Kemal’i Çanakkale’de yok saysınlar, tarihi değiştiremezler ki!Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in kitabı da belgelerle dolu tarih...

(x) ANKA Yayınları.